HABERTÜRK

Knidos


24 Eylül 2010

Knidos, Datça Yarımadası’nın en ucundaki minik bir liman. Sadece teknelerin yanaştığı, yolcuların biraz olsun soluklandığı bu şirin limana akşamın bir vakti yanaştığımızda, manzara ve doğanın renkleri karşısında soluğumu tuttum.

Deniz suyu ile yüzümü yıkadım. Tekne ile Marmaris Karacasöğüt’ten Rodos’a kadar uzanan yolculuğumuzun ilk durağı Knidos idi. Böylece ilk geceyi Knidos’da geçirme fırsatımız oldu. Teknede uyuyabilir miyim endişem bir an da uçup giderken, yerini gecenin birbirinden güzel renkleri ve tertemiz bir hava aldı. Ve ardından da farkında olmaksızın derin ve deliksiz bir uyku.

Knidos

Geçmişi İ.Ö. 4. yüzyıla uzanan antik bir kent. Datça Yarımadası’nın en uç noktası olan Tekir Burnu’nda yer alıyor. Ege’nin son koyu olan antik kentin, bir küçük bir de büyük limanı var. Küçük liman zaman içerisinde toprakla dolduğu için derinliği 1 metre civarında. Büyük Liman’a ulaşmak için Ege ve Akdeniz’i ayıran nokta olan Deveboynu Burnu’nu geçmek gerekiyor. Büyük Liman’ın girişini iki antik dalgakıran oluşturuyor.

Knidos’un büyülü güzelliğini yaşamak için burada mutlaka gece kalınması gerekir derlerdi. Haklılarmış... Fakat hiç kimse bu doğa harikasını korumayı başaramadığımızdan ve de sadece derme çatma bir restoranı olduğundan bahsetmemişti. Bana kalırsa buraya yanaşan bütün turistler için tam bir utanç tablosu.

Tekne de sıkış tepiş tuvalete girmenin zorluğunu düşünebiliyorsunuzdur. Fakat Knidosta’ki pislik içindeki tuvaletleri görünce gerisin geriye tekneye döndüm. Yılların yıpratamadığı antik şehri bizler yıpratmayı başarmışız.

İnsanoğlu hiç mi doğanın bu güzelliğini korumaya çalışmaz?

Türk ise cevabım evet..

Knidos’tan sonraki durağım Simi, ardından da Rodos’tu. Rodps kalesini gördüğümde her iki kültür arasındaki farkı biraz daha net gördüm. Rodos kalesi hem korunmuş hem de turistlerin özel ilgi alanı olmuş.

Ekonomik krizde olduğu söylenen Yunan halkının yüzü öyle bir gülüyordu ki, bizleri kimsenin umursadığı yoktu. Hiç kimse bizleri çarşıda yürürken “Gel...gel! Restorana gel, balığa gel....!” diyerek kollarımızdan çekiştirmedi. Rahatsız etmedi. Marmaris’te olsa bin kere yolumuzu keserler, yakamızdan paçamızdan içeri çekmeye çalışırlardı.

“Medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın” bizlere uğramasını beklerken gittikçe uzaklaştığını fark etmek gerçekten üzücüydü...